1 Ocak 2012 Pazar

BU ŞEHİR

Şehir akşama yürüyor. Bir melek; elinde yağmur damlası, yüzünde kışa ait belli belirsiz bir hüzün şehre iniyor. Şehirde yılbaşından arta kalan bir pazar yorgunluğu, melekteyse günah selini temizleme çabası. Anlaşılan ikisi de yorgun. Birinde yine alışılagelmiş, tarifi kendince de mümkün olmayan bir hissizlik, ötekinde başkasının haline acıma  hissi.
Bu şehir hep böyle midir? Hep böyle güneşsiz akşamların tükenmişliği, bilinmeze giden insanların serazatlığı… Güneşin selamını almadan başlayan gün akşamın her zamankinden evvel gelişine yabancı mıdır? 


Merak ediyorum doğrusu; bu şehir hep böyle hissiz midir?
Aslına bakılırsa  şehirler de bir ruh taşır. Her şehre bir ruh veren Yahya Kemal onlardan kendinden bir parça bulurken yahut onlara kendini yabancı hissederken hangi ruh haline teşne idi? Ankara’nın İstanbul’a dönüşünü sever iken hiç mi vefasızlık hissetmedi? Elbet bir insan birini ötekinden artık sevebilir lakin ötekini incitmek de neydi’?
Bu şehir, benim şehrim… ‘Hüzün ve Tesadüf’, Rüzgarlı Pazar’ ve daha nice Mustafa Kutlu dilinden dinlediğimiz birbirinin tıpkısı hikayelerin yaşandığı şehir. Peyami Safa’nın bilmem hangi ruhi tesir ile kaleme aldığı mutsuz insanların ve mutlu olduğunu zannedenlerin şehrinden bir şehir. Elif Şafak’ın dilinde nice aşkların kol gezdiği ve her birisinin kendince yer edindiği bir şehir. 

Bu şehir o şehir.